Kırmızıyı Gören Adam

Okunma

3903

Kırmızıyı Gören Adam

 

Mehmet Emin Arı

Yeah, you bleed just to know you are alive

(Ah! Yaşadığın bilmek için kanatıyorsun kendini)
Goo Goo Dolls-Iris

Çalar saatin huzursuz sesi ile gözünü açtı ve bir şey göremedi.

Bir ışık göremeyince erken uyandığını sandı. Hala gece olsa bile, dışardan sızan ufak bir ay ışığı ya da sokak lambası odayı çok az olsa da hafif aydınlatırdı. Başını bilinçsizce pencerenin olduğu yere doğru çevirdi. Daha nişanlıyken kumaşını birlikte aldıkları ve karısının diktiği kırmızı perdeleri gördü. Fakat onun dışında hiçbir şey yoktu, sadece kırmızı perdeler, ne pencerenin kenarları ne de başka bir şey vardı.

Karanlıkta etrafına zehirli gazlar yaydığını okuduğundan beri yatak odasında durmasını istemediği pencere kenarında duran çiçekleri görmek için gözlerini kısarak dikkatle tekrar baktı ama saksıların olduğu yerde hiçbir şey göremedi. İşin garibi pencereyi de göremedi. Perdeler sanki boşlukta öylesine asılı duruyordu. Perdenin bittiği yerdeyse siyah yada başka bir renk yani fon oluşturacak hiç bir şey yoktu.

Perdenin arkasında duran ve onu yutacakmış gibi duran şeyi tarif edemedi bir türlü. Daha önce yaşamında hiç görmediği bir şeydi, renksizdi ama saydam ya da siyah değildi. Görme duygusunun kaybolduğunu hissetti.

Daha önce hiç görmediği, bilmediği ve duymadığı bir şeydi bu: hiçlik. Rengi, dokusu ve yansıması olmayan, hafif, hafif sallanan kırmızı perdeyi her an yutacakmış gibi duran tarif edilemez bir kötülük denizi gibi vardı. Kıpırtısız duran ama her an avını parçalamaya hazır sinsi bir yılan gibi perdeyi saran bir düşman!

Korktu!

Korkudan da beter dehşet bir his içini kapladı. Arkasından bir panik hissi belirdi. Sanki kuru ve kemikli bir el acımasızca boğazını sıkıyordu. Soğuk bir ter şakaklarından boşaldı. İçindeki kaçma hissi yükselince kaçmak istedi ama kaçamadı. Öylece donakaldı. Zavallı savunmasız bir çocuk gibi gözünü kapayıp yorganı başına çekti. Öylece durdu.

Gözünü kapayınca en azından güvenli olan siyah bir fonun içinde kendisinde kayboluyordu. Nefes nefese kalmıştı. Elini göğsüne götürdü. Göğsünün üstündeki eli aldığı nefeslerle birlikte hızlı, hızlı inip kalkıyordu. Kovalanan zavallı bir av hayvanı gibi hissediyordu kendini. Yorganın altında, kıvrılmış bir tespih böceği gibi öylece duruyordu.

Bir süre bu güven verici körlükte sakinleşmeye çalıştı. Biraz kendine gelmiş, demin yaşadığı panik geçmiş gibiydi. Korkarak yorganı yavaşça aşağıya doğru çekti ama gözünü açmadı. Bir kabus gördüğünü sanıyordu, hatta neredeyse bundan emindi. Kendi kendine “bu bir kabus, bu bir kabus” dedi içinden. Nefesi normale dönünce ve cesareti biraz gelince tekrar gözlerini açtı.

Yine aynı hiçlik denizinin ortasındaydı. Kırmızı perdeden başka hiçbir şey yoktu. Korkudan daha beter bir kaygı duygusu yine içini sardı. Şimdi elleri de terliyordu, buz gibi ter boşanıyordu her yerinden, ellerinden, alnından ve şakaklarından…

Artık dayanacak hali kalmamıştı. Birden uzun yıllardan sonra çocukluğundan beri ilk defa ağlamaya ve çığlık atmaya başladı. Çok kötü kabus görmüş bir çocuk gibi bacaklarını kendine çekmiş bir halde bağıra çağıra ağlamaya başladı.

Ellerini, üstünde ağırlığını ve sıcaklığını hissettiği yorganı, çıplak bir kadının bir nehir kenarındaki keyfini tasvir eden duvardaki tabloyu, gardırobu ve komodini göremiyordu. Sadece açık olduğunu düşündüğü pencereden esen rüzgarla hafifçe sallanan kırmızı perdeyi görüyordu. Başka bir şey yoktu, hiçbir şey…

Nerden geldiğini bilemediği bir el onu hırsla sarstı. Sonra karısının sesini duydu. “Tamam” dedi kendi kendine “Bu bir kabustu, artık sona eriyordu”. İşte sonunda karısı onu uyandırmaya gelmişti, kabus bitiyordu. Aynı telaşlı bir el yorganı üstünden aldı ve omuzlarından tutup tekrar silkeledi. Tanıdık ince eller tekrar hırsla sarstı. Şimdi uyanır ve kahvaltısını ederdi. Günlük yaşamın sakin tekdüzeliğine dönerdi. Bu düşüncenin verdiği güvenle, kabusun bittiğini düşünerek gözünü açtı.

Ama hiçlik yine karşısındaydı.

Bu sefer kırmızı perdeden başka, karısının ince kırmızı dudaklarını ve her Pazar özenle kırmızıya boyadığı tırnaklarını gördü. Karısından geriye görebildiği başka hiç bir şey yoktu; sadece dudaklar ve tırnaklar. Fakat bu sefer, çok istemesine rağmen ve ölesiye korkmasına rağmen gözünü kapamadı. Omuzları bir süre daha hırsla sallandı. Boşlukta asılı duran dudaklar hareket ediyordu.

“Uyan, hadi uyan, ne oldu?” dedi karısı. Sonra beş tane kırmızı nokta terli saçlarını geriye doğru itti.

“Uyanığım” dedi sanki yaramazlık yapmış bir çocuk gibi.

“Ne oldu?” diye tekrar sordu kadın. Belli ki o da korkmuştu.

“Hiçbir şeyi göremiyorum, kırmızı rengin dışında hiçbir rengi göremiyorum”

“Anlamadım” dedi karşısında duran kırmızı dudaklar. Dudakların arasındaki dişler bile görülmüyordu. Sadece ürkütücü bir boşluk ve hiçlik.

Bu sefer gözlerini kapamamıştı. Derin, derin nefes alıp anlatmaya başladı.

“Hiçbir şey göremiyorum, sadece kırmızı renkli şeyleri görebiliyorum. Önce rüya gördüğümü, bunun bir kabus olduğunu sanmıştım ama değil işte.”

Karşısında duran karısının kendisine dikkatle ve şüpheyle baktığını görür gibiydi ama görebildiği sadece kıvrılmış kırmızı dudaklardı. Gözler yoktu.

Karısı birkaç soru daha sordu. Elleriyle bir iki hareket yaptı. Onun görmediğine ikna olunca, bir süre ne yapacağına karar veremedi. Daha sonra “bekle” deyip odadan çıktı. Uzaklaşan ayak seslerini duydu. Biraz sonra karısı tekrar geri geldi. Önce pantolonunu, ardından gömleğini giymesine yardımcı oldu. Yarı kör gibi olduğu için ayakkabı bağlarını eğilip kendi bağladı. Elinden tutup dışarı çıktılar ve bir taksiye atlayıp en yakındaki hastanenin acil servisine gittiler.

Hastanede geçirdikleri o gün tam bir kabustu. Ellerindeki ufak cep fenerlerini bir çocuğun neşesi ile gözüne tutan bir sürü doktor her iki gözüne baktılar. Daha sonra gözünü yakan ve acıtan damlalar damlatıldı. Bir yere oturtup başını bir yere koydu ve gözüne bakıldı. Işığı görüp görmediğini soruyorlardı sürekli.

Hayır. Hiçbir ışık görmüyordu. Kırmızı dışında hiçbir şey görmüyordu. Önüne konulan nesnelerden hangisini gördüğünü sordular. Sadece kırmızı renkte olanları görüyordu. Masa olduğunu tahmin ettiği bir şeyin üstünde bir kırmızı kalem, bir kırmızı not defteri ve bir kırmızı kurdele görebiliyordu.

Gördüklerini ayrıntılı olarak tarif etmesini istediler. Ayrıntılı bir şekilde kırmızı kalemi, not defterini ve kurdeleyi tarif etti. Göremediği eller kurdeleyi bir sekiz gibi büktü ve gördüğü rakamı söylemesini istediler; “Sekiz” dedi uysalca.

Başında toplanan kalabalık kendi aralarında hararetli bir tartışmaya girmişlerdi. Genel fikir bunun psikopatolojik olduğu yönündeydi. Hocaya gösterelim diyorlardı. Hoca muhakkak bu çok ilginç “vakayı” görmeliydi.

Herkesin saygı ile karışık bir korku ve hatta huşu ile adını andığı hoca gelinceye kadar bekleme yerinde karısı ile oturdular. Bazen önünden geçen insanların giydiği kırmızı bir kazak ya da kırmızı bir etek görüyordu. Birdenbire içine girdiği kırmızı dünya artık eskisi kadar korkutmuyordu. En azından gözünü açıp bakabiliyordu. Nerden geldiği belli olmayan kırmızı bir bebek şapkasını gördü. Bunun bir bebek şapkası olduğunu düşündü, sonra gülümsedi. Bebeğinde ona gülümsediğini hissetti ama ne bebeği ne de onun gülümsemesini göremedi. Kırmızı şapkanın koridorda uzaklaşmasını seyrederken kaygılandı ve huzursuz oldu.

Gülümsediğini gören karısı “ne oldu?” diye sordu? Adam bebeğin gülümseyip gülümsemediğini sordu. Karısı “evet” deyince bunu hissettiğini söyledi ve tekrar gözünü kapadı.

Sonunda bekledikleri büyük hoca gelmişti. Bir asistan yanlarına gelip onları hocanın yanına götürdü. Hiçliğin ortasındaki kırmızı lekelerden oluşma tuhaf dünyanın içinde uslu bir çocuk gibi elini tutan karısını takip etti.

Durumu anlatan asistanı dinledikten sonra hoca da gözlerine baktı ve sonra tekrar baktı. İlginç bir vaka ile karşılaşmış olmaktan dolayı memnundu. Belli ki burnuna makale kokusu gelmişti. Hoca av heyecanı duyuyordu fakat diğer taraftan da mesleki olarak daha önce hiç karşılaşmadığı bir problem yüzünden de kaygılıydı. Bu yüzden olabildiğince temkinli gitmek istiyordu.

Hastaya bir bilmeceye bakar gibi incelerken, asistanına istediği tetkikleri söyledi. Sonra bir süre sessiz kaldı, hamlesini tasarlayan bir satranç oyuncusu gibi düşüncelere daldı ve dudağının üzerindeki elini kaldırmadan yeni bir şeyler söyledi. “Bunları tamamlayın gelin” dedi.

Kan tahlilinden, zorlukla doldurabildiği ufak plastik şişenin içindeki idrar testine kadar hocanın istediği sayısız tetkikleri tamamlamaları yaklaşık üç günlerini aldı. Bu arada hocasından ölesiye korkan bir asistan her gün iki kere mavi ve renkli ışıklarla gözlerine bakıyor ve dosyasına notlar alıyordu.

O günden sonra her sabah, karısı onu bir çocuk gibi giydiriyor ve birlikte el ele yürüyerek hastaneye gidiyorlardı. Konu komşu, yolda onlara bakan insanlar, bindikleri taksinin şoförü ve kötü çayları çok ısıtarak satan hastane görevlisi de onu kör sanıyorlardı.

Bütün tahlilleri yaptırıp kocaman bir dosyanın içine özenle koyup tekrar hocanın yanına gittiler. Karısının bir anlam veremediği kelimeler içeren uzun, beyaz tahlil sonuçları, beceriksizce çizilmiş gibi duran grafikler ve başka bir sürü kağıttan oluşma büyük külliyata uzun süre baktı hoca. Daha sonra önündeki ufak deftere kısa notlar yazdı.

Her şey normaldi.

Aşırı ya da çok farklı bir değer yoktu. Bütün tetkik sonuçları normal sınırları içinde, sağlıklı bir insanda nasıl olması gerekiyorsa öyleydi.

Hoca neredeyse üzgün bir sesle “Her şeyiniz normal gözüküyor. Bir de nöroloji ve psikiyatri görsün” dedi

Hem nöroloji hem de psikiyatri bölümü “Sadece kırmızı rengi görebilen” bu ilginç hastayı neredeyse coşku ile karşıladılar. Onlar da bir sürü test istediler. Ellerindeki hasta dosyası gitgide daha da kalınlaşmaya başlamıştı.

Bütün bu tetkiklere, kan almalara ve ellerine tutuşturulan plastik idrar bardaklarına rağmen doktorlar hiçbir şey bulamamışlardı.

Gözcüler, psikiyatrlar, nörologlar ve diğer başka bölümlerden gelen birkaç başka doktorunda katılımı ile oluşturulan bir kurul, uzun, uzun yapılan tetkikleri, testleri ve tahlilleri ayrıntıyla sıraladıktan sonra, hepsinin altına imza attığı raporun sonuç kısmına şunu yazmışlardı;

“hastanın renk algılamada ve görme işlevinde gözlenen seçici patolojik filtrelemenin nedeninin biyolojik bir nedeni olmadığına, bu olgunun tamamen psikolojik olduğuna karar verilmiş olup, hastanın psikiyatri kliniğinde ayaktan tedavi görmesine karar verilmiştir”.

Karısı çaresizlikle raporun altında yazılı doktor adlarını bile tek, tek okurken gözünü kapadı. Ne yapacağını bilemiyordu. Elleri boş eve geri döndüler.

Bu garip hastalık, sadece tıp camiasının değil aynı zaman da konu komşunun, tanıdıkların ve tabi ki işgüzar yakın akrabaların da ilgisini çekmişti. Nefesi kuvvetli hoca önerenlerin yanı sıra, olayı duyan insanların bulduğu pratik çözümlerde geliyordu. Bu önerilere uyup garip renkli ve kokulu bir sürü otu içmiş ama sonuçta sadece midesini bozup ishal olmuştu. Eve gelen baş örtülü yaşlı kadınların okuyup üflemelerine ses çıkarmıyordu ayıp olmasın diye. Aklına yatan tek şey, pratik bir çözümdü. Uyanık bir yakın akrabanın önerdiği gibi kırmızı camlı bir gözlük takmayı denedi. Hiç bir şeyin değişmediğini görünce çaresizlikle doktorlarca son ümit olarak görülen psikoterapiği kabul etti.

Kreşe giden bir çocuk gibi karısının onu elinden tutup götürdüğü psikoterapi seansları da çok işe yaramamıştı açıkçası. Sadece sesini duyabildiği psikiyatrın her seansta ısrarla ona sorduğu soruyu, her gün ve neredeyse her saat yüzlerce kez içinden sessizce kendine soruyordu;

“Sizce neden sadece kırmızıyı görüyorsunuz?”
Hiçbir fikri yoktu.

“Bu rengin önemi ya da önemsizliği nedir sizin için?”
Ne bir önemi olmuştu ne de önemsizliği. Kırmızı sıradan bir renkti işte.

“Ruhunuzda kırmızı renkle bağlantılı bir yara ya da sevinç var mı?”
Hayır. Ne saçma bir soruydu… Bir renk yaralamazdı ki insanı.

“Diğer renklerden nefret mi ediyorsunuz? Hiçlik rengi dediğiniz o rengi tanımlar mısınız?”
Tanımsız, tanımsız, tanımsız…

Kabusun başladığı o güne kadar kırmızı, diğer renklerden pek de farklı olmayan sıradan bir renkti. Diğer renklerden ne çok önemli ne de çok önemsiz. Karısı iç çamaşırı alırken şakacı bir işveyle hangi rengi istediğini sorunca hiç düşünmeden “kırmızı” derdi. Ama bunu söylerken herhangi kişisel bir seçim ya da beğeniye dayanmıyordu. Belki gençken izlediği o açık saçık filmlerden etkilenmişti. Hani abartılı kadınların abartılı şeyler giydiği ucuz filimler vardı ya onlardan işte. Bunun dışında kırmızı rengi ne giyiminde ne de yaşamında öyle çok ön plana çıkarmazdı.

Bir otomobil alsa rengi kırmızı olurdu ama kan tutardı onu vs. vs.

Neden kırmızı?

Bilemiyordu… Sadece kırmızı rengi görebildiği için artık bu rengi daha iyi tanıyordu. Kırmızının o kadar çok tonu vardı ki. Karısının dudağındaki açık ton, perdelerin ölgün kırmızısı, halının motifindeki görülen ufak tefek motiflerdeki açık pembeye yakın duran kırmızı, karısının onu görsün diye giydiği parlak gece elbisesinin canlı kırmızısı, trafik lambasının sakin ama tehditkar kırmızısı, çoğunlukla gençlerin kullandığı arabaların mat kırmızısı, tırnak boyalarının dişi kırmızısı, kasabın vitrininde duran etlerin kırmızısı vs. vs.

Sadece kırmızının tonlarında olsa bile, her şeyi görebilseydi belki bu duruma yine de katlanabilirdi. Böyle yavan olurdu ama yine de yaşar giderdi işte… Tamamı ile kör olsa bile bunu kabullenebilirdi ama o hiçliğe asla katlanamıyordu.

O korkunç sabahtan beri peşinden ayrılmayan o hiçlik.

Acı çekiyordu, korkuyordu ve kaybolmuştu.

Dışarı sokağa çıkamıyordu çünkü sadece kırmızı rengi görebildiği için pratik olarak bir körden farksızdı. Baston falan da kullanmayı istemiyordu çünkü aptal belediyenin marifetiyle sokaklar görenler için bile yürünemez durumdaydı. Hastanenin verdiği raporları iş yeri kabul etmişti ve “durum düzelinceye kadar” raporlu sayılmıştı.

Kırmızılı yeni yaşamına uyum sağlaması için yaşamında bazı pratik düzenlemeler yapılmıştı. En azından evde sorunsuz yaşaması gerekiyordu.

Bazı günler karısı, kendini görsün diye yüzünü kırmızıya boyardı. Kızılderili olurdu yani.

Evde rahat hareket etmesi için hemen her şey karısı, kardeşi ve karısının kardeşi tarafından kırmızıya boyanmıştı. Berbat bir haldeydi ev. Dışarıdan giren biri için sinir bozacak ve insanı kusturacak kadar kıpkırmızıydı.

Boyanabilecek her şey kırmızıya boyanmıştı. Buzdolabı, televizyonun kumandası, giyeceği elbiseler, kendi kolu, evin duvarları, bilgisayarın dışı, klavye ve başka bir sürü şey…

Ev sevimsiz bir korku filminin seti gibiydi ve hatta bazen de bir kırmızıdan dolayı mezbahaya benziyordu.

Tamamı ile yapay ve tek renkten oluşma bu kırmızı dünyada psikolojik olarak kendi içine düşmeye başlamıştı. Ağır bir depresyonun başlamıştı. Doktorun verdiği ufak mutluluk haplarına rağmen bunun geri dönüşü yok gibiydi.

Sanki…

Sanki bilmediği bir nedenden ve bilmediği bir şeyler tarafından lanetlenmiş gibiydi. Artık pek düşünmüyordu, daha doğrusu düşünmek istemiyordu.

Karısı işe gitmek için evden çıktığında kapının kapanan sesini duyunca gözlerini açardı. Evin tüm perdeleri kapalıydı hep. Tabi ki tüm perdeler koyu kırmızı ve düz kumaştandı artık. Kırmızı renge boyanmış duvarların kenarından kırmızı sandalyenin durduğu masaya gelip kahvaltısını yapardı. Sonra da kırmızı evinde vakit geçirmeye çalışırdı.

Yemek yapmayı öğrenmişti ama bazen zorlanıyordu. Pirinci ya da margarini bulmak bazen zor oluyordu çünkü bunlar kırmızı değildi. Evde kırmızı olmayan ve kırmızıya boyanamayan pek çok şey vardı, örneğin televizyon ekranı ve pencereler.

Uzaktan kumandayı alıp televizyonun karşısına geçtiğinde tuhaf kırmızı lekelerin hareketlerinden başka bir şey görmüyordu. Şansına bazen kırmızı giyinmiş bir sunucu çıkardı ama genelde televizyonu radyo gibi dinlerdi hep.

Pencereler daha da kötüydü. Kırmızı perdeleri açtığı anda gözlerini kamaştıran bir ışık görmezdi. Perdenin arkasında bir sokak olurdu. Eskisi gibi dolu da değildi sokak, bir iki kırmızı araba ve bazen yoldan geçen kırmızı kazaklar.

Karısı, akrabaları ve onu ziyarete gelen insanlar bu duruma alışmışlardı. Dünyada hiçbir yerde görülmeyen bu hastalıkla ilgili röportaj yapmak isteyen gazetecileri kabul etmemişti. Bir lanete uğramış olabilirdi ama bir sirk maymunu da değildi.

Doktorlarla olan bağlantısını da kesmişti. Hiçbir şey bulamayınca psikolojik deyip kestirip atıyorlardı. Neydi psikoloji? Kırmızı ile alıp veremediği ne olabilirdi ki? Ellerinin arasına aldığı kafasının içinde bir yerde bir şey bozulmuş ve kopmuştu işte, daha ne?

Bir şeylerin içinde yavaş, yavaş eksildiğini hissediyordu. Neydi eksilen? ya da çoğalan? İçinde “kendi” mi eksiliyordu? yoksa başka bir şey mi çoğalıyordu?

Depresyona girmişti. Karısı bunu açıkça görebiliyordu. Uzun uykular, kısa ve tat vermeyen sohbetler, yatakta buz kesmesi ve boş bakışları bunun ispatıydı. Onun zorlamasıyla psikiyatristin verdiği mutluluk haplarından içiyordu ama onlar bile kendisini iyi hissettirmiyordu.

Kırmızıya boyanmış lavabonun içindeki suyun, garip girdaplar çizerek boşalması gibi bir şeylere doğru aktığını hissediyordu. Karşı koyamıyordu. Umarsız gözlerle bu yitişi izliyordu.

Güzel, sakin ve mutlu yaşamını bir anda kabusa çeviren kırmızıdan da nefret ediyordu. Gözü açık iken sadece kırmızı rengi görüyordu, bir de şu adı olmayan hiçliği… onun ne adı vardı ne de başka bir şeyi. Hiçbir şeyi yoktu. Hiçliğin arkasından bakıp duyulmayan kahkahalar atıyordu hep.

Gözünü kapayınca eski güzel günleri görmek istiyordu ama gözünü kapayınca bile gördükleri eksikti. Kırmızı lekelerin olduğu okul yılları, eski zaman fotoğrafları gibi duran bölük pörçük görüntüler ve kırmızı bir kazak giyen başı olmayan bir resim. Geçmiş bile kırmızının lanetinden kurtulamıyordu işte…

Sadece kırmızıyla olsa bile yine de yaşamalıydı. Bu gerçeğe kendisini alıştırmalıydı. Sokaklar, ağaçlar, gökyüzü, insan yüzleri, arabalar, dolmuşlar, otobüsler, nehirler, pastaneler, parklar, yollar, güvercinler, uçaklar, saatler, çocuk gülümsemeleri, kadın kalçalarının tuhaf kıvrımı, ağız dolusu küfreden dolmuş kahyaları, trafik ışıkları (kırmızı olan hariç), dondurmalar, kalemler, beyaz kağıtlar, bilgisayar ekranları, koyun sürüleri, yeşil orman, araba tekerlekleri, beyaz dişler, çiçekçiler, dişçiler, beyaz tuvalet kağıtları, badanalı evler, siyah müzik seti, papatyalar ve hatta karısının yüzü, papatyalar, karısının yüzü ve yine papatyalar ve yine karısının yüzü…

Bütün bir gün boyunca bu uzun listeye yeni şeyler ekledi. Kırmızı olmayan bir sürü şey. Kırmızının lanetinden önce pek fark etmediği binlerce ve hatta milyonlarca şey.

Bunlar olmadan da yaşardı. Körler yaşamıyor muydu? Kendisi de yaşar giderdi işte.

Kendisi? Bu soru üzerinde hiç durmadı. Neredeyse bir hırsızın telaşı ile kafasından uzaklaştırdı bu soruyu. Kendisini iyi hissetmeliydi. Yaşama sarılmalıydı.

Akşam karısını tıpkı eski zamanlardaki gibi karşıladı. Güzel bir sofra hazırlamıştı ona. Yemek yaparken bir porselen tabak yere düşüp kırılmıştı ama o sadece gülümsemişti. Kırmızı olmadığı için suç tabaktaydı tabi ki, kendisinde değil. Yere düşüp kırılmış ve görmediği tabağa doğru seslenip “kırmızı değilsin, o halde suçlusun tabak” demişti.

Kırmızın hayatına bir lanet gibi girdiği o günden bu yana, uzun zaman sonra ilk defa gülümsemiş ve keyfi yerine gelmişti.

Akşam karısıyla birlikte güzel bir yemek yemişlerdi. Tabi ki kırmızı şarap içip kırmızı mumlar yakmışlardı. Eski mutlu günlere dair bir anıyı hatırlayıp gülmüşlerdi. İki şişe şarabı içtikten sonra tatlı bir mutluluk gelmişti ikisine de.

Karısı “bekle, sana bir sürprizim var” deyip yatak odasına gitmişti. Kırmızı kazak, kırmızı etek, kızıl saçlar ve kırmızı çorapların devinimine bakarken gülümsedi. Karısının duyamayacağı bir sesle “Seni seviyorum” dedi.

Her şey eskisi gibi mi olacaktı? Belki. Umut hep vardır değil mi?

Birkaç dakika sonra karısı oldukça iç gıcıklayıcı bir kırmızı gecelikle geri gelmişti. Aslında gördüğü sadece gecelikti. Yine de kendisi için böyle bir şey yapması çok hoşuna gitmişti. Kırmızı gecelik süzülerek yanına geldi ve dizine oturdu. Her şeyi görmese de karısının etinin kıvrımlı çekiciliğini ve gözünü kapasa bile tarif edeceği sıcaklığını hissediyordu.

Uzun zaman sonra tekrar seviştiler. Tıpkı eskisi gibi, sakin ve tanıdık dokunuşlar, şefkatli öpüşmeler, uzun ve duyulmayan inlemeler, terli bir sevinçle, buhurlar kadar sıcak bir mutlulukla seviştiler . Karısı doyumun sakinliğinde yanına düşüp hissedilmez nefes alışlarla uyumaya başladığında içini bir iyimserlik kapladı.

Böyle de yaşardı. Karısının yüzünü göremese bile böyle de yaşardı. Bir kör ile bir insan arasındaki tuhaf sınırda eksik gedik olsa da yaşardı. En azından kör değildi ve buna bile şükretmesi gerekiyordu. Buruk bir gülümseme yüzüne yayıldı ve o da uykuya daldı.

Rüyasında bir boşluktaydı. Ağırlıksızmışçasına asılı kalmış gibi öylece duruyordu. Hiçbir şey göremiyordu çünkü hiçbir şey yoktu. Nereden geldiğini bilemediği bir ses “boşluktasın” dedi.

Tam karşısında çok uzaklarda bir yerde kırmızı bir nokta gördü. Belli belirsiz seçiliyordu. Kırmızı nokta yavaşça büyümeğe başladı. Deminki ses aynı umarsızlıkla “düşüyorsun” dedi.

Kırmızı nokta o yüzden büyüyordu. Ona doğru düşüyordu. Düşen bir insan gibi panik içinde elini ve kolunu sallamaya başladı ama düşüşe engel olamadı.

Kırmızı nokta büyüdü, büyüdü ve en sonunda sonsuz bir süratle çarptı. Hiçbir şey hissetmedi. Sadece o sesi yine duydu; “artık sen yoksun”.

Ter içinde uyandı. Sabah olmuştu ve karısı çoktan gitmişti. Uykuya dalarken hissettiği o iyimserlikten eser kalmamıştı. Kırmızıya boyanmış evin içinde yüzünü yıkamak için banyoya gitti.

Aynada kendine baktı, daha doğrusu kendisizliğine. Sadece bir çift dudak vardı orada. Ümitsizlikle kıvrılmış bir çift dudak.

Önce boşlukta olduğunu hissetti. Eliyle duvara dayandı. Sonra düşmeye başladı ve titredi. Sonra kendine çarptı.

Gözünü kapadı ve bir süre banyo aynasının karşısında sallandı. Kafasının içinde bir ses “artık sen yoksun” diyordu sürekli.

Bir sarhoş gibi “ben varım, ben varım, varım” diye inlemeye başladı.

Sonra…

Sonra kırmızı bir kağıda sarılmış jileti eline aldı ve vücudunu kesmeye başladı. Jiletin geçtiği yerde önce hiçbir şey görünmüyordu ama biraz sonra sanki uzun zamandır unutulmuş gibi, kan küskünce akmaya başlıyordu.

Keskin jilet deriyi kestikçe her yerinden kan çıkıyordu. Kan çıktıkça aynada vücudu beliriyordu çünkü kan kırmızıydı ve kan şimdiye kadar gördüğü her şeyden daha kırmızıydı, kan kırmızısı ya da kanımsı kırmızı. Öylece aynadaki görüntüsüne baktı bir süre.

Sonra tekrar hiçbir acı hissetmeden keskin ve soğuk usturayla kendini kanatmaya başladı. Bir işkencecinin acımasız ama iş bilir eli gibi kendine yabancı olan kendi eli, jiletle her yerini kesiyordu. Her yeri kanıyordu ve kandan tuhaf bir heykele benziyordu.

Yüzündeki tarif edilebilir bir mutluluk ifadesine eşlik eden belirgin bir tebessümle boy aynasındaki kendine bakıyordu ve neredeyse fısıltıyla

“ben varım, ben varım, varım, varım…”

diyordu.

 

"hikaye oku, hikaye dinle, hikayeler, hikaye, gerçek hikayeler, gerçek öyküler, gerçek hayat öyküleri, gerçek hayat hikayeleri, hikayeleri, hikaye özetleri, aşk hikayeleri, eski hikayeler, ünlü hikayeler, dostluk hikayeleri, 18 hikayeler, hayat öyküleri, güzel öyküler, güzel hikayeler, öykü berk, öykü oku, öykü yazmak, yazmak, yazarlık, fantezi hikayeleri"



  Yorumlar

Ratkele Konular
Son Eklenenler
 
Sitemap

Web Tasarım SeRKaN - SevdaRuzgari.Net Copyright 2009 SevdaRuzgari İştirakıdır.
Sohbet | chat | Sevda | Ankara Sohbet | Zurna | Zurna Tk | Facebook | İstabul chat | İstanbul Sohbet | Dj Akman | Bayanlarla Sohbet | Nazli Cafe | Bizim Mekan | Burçlar Astroloji | Blog