|
onur sezgin’in karalama defterinden tiyatral kesitler: göremiyorum ki bu devirde hak edecek birini yazmak için şu yeni dizelerime varsa söyleyin! …(?) ben de bildiğimi okuyacağım öyleyse hoşunuza gitse de, gitmese de birçoğu balıklama dalar bulduğu bir hikâyenin tam içine sonra anlatır bize – gıdım gıdım, kelime kelime – gidilen yol budur ya, bir başkadır benimki acınacak bir durum sayarım, özenti cümleleri, boşa kelime sarf etmeyi, hele bir de evirip çevirmeyi onun için düzeyli bir cümleyle başlamalıyım kıv*** gelsin diye beni uğraştıran… … …
… ……. ….yayımcıların çoğunun ama hepsinin değil; ortak özelliği, başarısızlıktır… bir yazar olarak başarısızlığa uğramışlardır… onların masalarının başında oturmayı, yazma mutluluğuna tercih ettiklerini sanmayın… yazmaya çalışmış ancak becerememiş insanlardır… meselenin garip yanı, bu iş için en uygunsuz olan onlar; neyin yayınlanıp neyin yayınlanamayacağına karar verirler… hiçbir yenilik getiremeyeceklerini, içlerinde o tanrısal ateşin yanmadığını birçok kez kanıtlayan bu insanlar, yeni oluşumları ve dehaları eleştirip çamur atmaktan da geri kalmazlar… kaliteli editörler ve eleştirmenler, elbette vardır… ama ne yazık ki, bir elin parmakları kadar azdır. ……. ………. ……….. …… bağışlayın böyle her şeyi didik didik edişimi en azından bu denli inceleyişimi oysa öyküme erdemli bir girişle başlamayı ilke edinirdim ben yemek öncesinde yapılan bir şükran duası gibi başlıyorum işte şimdi şu ana kadar olanlar bir “giriş” di asıl menüden önce gelen aperatifler gibi şarkıma girmeden önce sazıma akort verme çabasıydı benimki 2.perde - 4.kısım ikisi de pişmandı yaptıklarına şimdi... derken ... tarihin üzerine damgasını vurmaya çekindiği korkusuz bir sayfa açıldı… sonra... sessizlik çöktü birden, sanki ikisi de uykuda daldılar bir ara, aynı rüyayı gören iki sevgili gibi ve bir mucize oldu, dokunaklı bir müzik çaldı rüzgârlı havada yere düşen yapraklar gibi kapandı gözleri yeniden var olmaktı bu, zamanı durdurmak ya da geçmişe dönmek sanki, alınyazısıyla çatışmaya girmesine benziyordu iki insanın duyular olmadan hissetmek, görmek kapalı gözlerle... kısa bir öpüşmeydi bu, yıldırım gibi çarpan hani o ilk öpüşmeler vardır ya, bütün benliğimizi sarsan damarlarımızdaki kan ki, hızlı bir metro gibi akan kalpler sanki vızıldayan arılar; dudaklarsa balın toplandığı çiçeklerdi san ki, hayat yoktu evrende onlardan başka ve sanki hiç son bulmayacak gibiydi ömürleri herkesten uzakta o sessiz mekânda karanlığın getirdiği korkulardan uzak birbirinin oldular bütünüyle aşk tanrısı eros bile onları böyle görse sihirli oklarını atmaya gerek duymazdı durmadan akıp giden zaman ise, aşka düşman olsa bile - imrenerek seyretti onları, şöyle bir esip geçerken ne kavurucu sıcakları ne de dondurucu soğukları istiyordu onlar yalnızca ilkbaharı yaşıyorlardı ayrı kalmadıkça hiç yorulmazlardı yeri değiştirilmiş bir saksı, doğal ortamından uzaklaştırılmış bir canlı, ya da dalından yeni kopmuş bir çiçek gibi ki, bunlar bile kuruyup yok olamazdı ayrıldıklarında onlar kadar aşkın gücü bulutlardan inmiş, mutluluksa onların tek çeyizi üstelik daha önce yaşayamadıkları öyle tatlı saniyeler yaşadılar ki zaman değişerek geçse de, değişmemiş buldu onları böylesi anları yaşamamış, belki de hiç duymamış olanlara saçma gelen şarkılı bir masal gibi... ama bir keder vardı boş’un yüreğinde gözleri özür diler gibiydi anlatması güç duygular içinde işte o an med, dudaklarına dokundu boş'un öptü ve susturdu onu bu şekilde sonra meydan okudu kötü kehânete, yanlarından kovdu onu kötülüğün uğradığı bir dünyada yaşamaya elverişli değillerdi ıssız adalarda yaşamalıydı onlar görünmeden şarkılar söyleyen cırcır böcekleri gibi... yazık ki buradayız işte aslında olayların oyuncağıdır insan, olayları yazıyor gibi görünse de geldik, gidiyoruz işte bir mermiyle uzaklara iyi ama kanımız aksın diye mi geldik bu dünyaya yok edebilir mi bedenimizi? kendi ellerimizle yarattığımız bir madde her şey yaşar da, hava, su, ateş, ya biz; ölür müyüz? o her şeyi anlayan beynimizle
onur sezgin |
|